21 Nisan 2012 Cumartesi

Afrika Kızgın ve Kırgın

Emre’nin Zokora’ya ırkçı saldırısı skandal bir cezayla geçiştirilmeye çalışılıyor. Üzerine konuştuk, daha fazla bir şey eklemeyeceğim. İki adet haberden bazı bölümlerin tercümesini yayınlamak istiyorum izninizle. 

İki haber de Afrika’dan.

İlki Star Africa sitesinden... Emre Belözoğlu’nun ırkçı söylemleri ilk afişe olduğu zamandan.


“Zokora, Türkiye’de ırkçılık kurbanı oldu” başlıklı haberin ilk satırları şöyle:
“Afrikalı oyuncuların Batı’da uğradığı ırkçı saldırılar son bulmuyor. Son kurban Didier Zokora...”



Haber devam ediyor:

Pazar gecesi Türkiye’de oynanan maçta, Fildişi Sahilleri milli takımı orta saha oyuncusu Didier Zokora, Emre Belözoğlu’nun ırkçı saldırısının hedefi oldu. Fenerbahçeli ortasaha oyucusu, Türk medyasında yer aldığı şekliyle, Trabzonspor forması giyen Fildişili milli oyuncuya “dirty negro” – pis zenci – ifadelerini kullandı. Istanbul’da düzenlenen bir basın toplantısında ortamı sakinleştirmek için takım arkadaşı Joseph Yobo ile birlikte ekran karşısına geçen oyuncu, özür dilemek yerine sözlerini açıklamaya çalıştı. Kanaryaların ortasaha oyuncusu "O anın gerilimiyle bazen kötü şeyler söyleyebiliyoruz. Aptalca bir söz kullandım. Söylediklerim için özür dilerim” diyerek ifadelerinin karşılığı olan sekiz maçlık cezadan kurtulmak için çabaladı. Sadece futbol sahaları değil, hiçbiryerde yeri olmayan bu sözlerin ötesinde, Inter Milan’da da oynayan Türk oyuncunun ırkçı tavrı bardağı taşırdı. Emre bu jargona ilk kez başvurmuyor. 2007 yılında da Newscastle’da oynarken 3 Evertonlı oyuncuya ırkçı saldırıda bulunmuştu: Tim Howard, Joleon Lescott ve... basın toplantısına katılan Josep Yobo. Yobo hafıza sorunları mı yaşıyordu acaba? Gerçek şu ki bu olay milli oyuncunun İngiltere liginden ayrılmasını da hızlandırmıştı. Emre Belözoğlu, futbol dünyasının ve basının önünde, Joseph Yobo’nun yanısıra soyunma odasında bulunan Senegalli Issiar Dia ve Moussa Sow gibi diğer Afrika doğumlu oyunculara da açıklama borçludur.

İkinci haberimiz ise yine bir başka Afrika haber sitesi Afrik.com dan. Bu da saçma sapan cezanın kesilmesinin ardından siteye düşen “sitemli” haber:


“Emre Korundu, Trabzonspor ve Zokora Sindiremiyor” başlıklı haber sitemlerle dolu...

Takımı Fenerbahçe ile Trabzonspor arasındaki maç sırasında Didier Zokora’ya karşı yaptığı ırkçı yorumlar için Emre Belözoğlu Türkiye ligi Disiplin Komitesince suçlu bulundu ve ....iki maç ceza aldı. Bu “dil sürçmesini” ilk kez yaşamayan oyuncunun hakaretleri göz önüne alındığında çok komik görünen bir ceza. Duyurunun yapılmasıyla birlikte Trabzonspor Kulübü, Fildişi milli oyuncusunu savunmak için Emre’ye karşı şikayetçi olunacağını açıkladı.


**
İki maç, iki küçük maç: Fenerbahçe ile Trabzonspor arasındaki maç sırasında Didier Zokora’ya “dirty negro” diyen Emre Belözoğlu’na verilen cezanın süresi yalnızca bu kadar. PFDK tarafından suçlu bulunan oyuncu, disiplin talimatının sekiz maçlık ceza gerektirdiğini yazan bölümüne karşın hoşgörüyle karşılandı.

Komisyonu uyutmak için alelacele düzenlenen bir basın toplantısı, birkaç iyi seçilmiş özür cümlesi ve Afrikalı takım arkadaşının varlığı, ki bu da Joseph Yobo, yetti. Inter ve Galatasaray’da da forma giyen oyuncunun tarihinde sanki hiç böyle bir şey yaşanmamış gibi... Oysa ki Emre Belözoglu mükerrer suçluydu. Emre, 2007 yılında da Newscastle’da oynarken 3 Evertonlı oyuncuya ırkçı saldırıda bulunmuştu: Tim Howard, Joleon Lescott ve... basın toplantısına da katılan takım arkadaşı Josep Yobo. Bu serüven oyuncunun Premier Ligden ayrılmasını da hızlandırmıştı.  

Suçlu bulunan ve bu nedenle cezalandırılan Emre Belözoğlu, sanki kırmızı kart almış gibi, yalnızca iki maç sonra takımına geri dönecek. Trabzonspor alınan kararla ikna olmadı. Trabzonspor Kulübü cezanın açıklanmasının ardından Emre’ye karşı ırkçılık suçundan şikayetçi olunacağını açıkladı. Bu sadece kulübün Fildişili oyuncuyla dayanışmasını değil, aynı zamanda, en son Emmanuel Eboue örneğinde olduğu gibi, Afrikalı oyuncuların sıklıkla hedef haline geldiği bir ligde bu tür olayları önlemek için daha ağır bir ceza verilmesini sağlama niyetini göstermesi açısından da önemli. Şikayet doğrultusunda Emre’nin daha ağır bir şekilde cezalandırılması şık olacaktır, eğer bu iki maçlık ceza mahkemeye taşınmazsa, Türkiye ligi her haftasonu stadyumlarında huzursuzluk yaratan birkaç fanatikten kurtulmaya hazır değil demektir. 

***

Fazla söze gerek yok sanırım... 

***

Birkaç tane de yabancı basın örneği ekleyelim:



Fildişi Sahili Futbol Federasyonu'nun web sayfası:
http://www.fif-ci.com/brevs-details.php?newsID=4660
Portekiz:

 

Polonya:

Yunanistan:

Fransa:

Eurosport edisyonlarından örnek-Fransa:

Goal.com edisyonlarından örnek-Almanya:
 
İtalya:

Blog:

Glikalar...

Sosyal medyanın ne denli acımasız olabileceğine dair daha önceleri yine o eleştirdiğim sosyal medyada defalarca yazmıştım. İnsanlar bir şeyler söylerken, karşılarındakinin etten kemikten, duyguları olan gerçek insanlar olduğunu unutuyorlar. Özellikle Twitter'ın adeta bir linç alanına dönüştürüldüğü malum. Biz de bundan nasibimizi aldık tabii.

Twitter, özellikle basında çalışan kişileri takipçilerine hedef gösterip, salyalı ergenleri küfre yönlendiren bazı isimsiz hesaplarla dolu. Bana da yaklaşık iki ay önce bulaşan bu tipler, belli aralıklarla saldırılarını sürdürdüler. Trabzon'daki son Fener maçıyla ayyuka çıkan ahlaksızlıkları artık can sıkıyor. Irkçılık meseleleriyle beraber de bir kısmıyla muhatap olmak zorunda kaldım yine. Bütün samimiyetimle yazdığım yazılar ekşi sözlükte hakaretler ve bel altı imalarla karşılanmaya da devam ediyor. Umursamamak için çaba göstersem de, yine de sinirlerimi kontrol edemiyor ve kafaya takıyorum... Hele ki erkeğin egemen olduğu bir alanda kadın olarak bir şeyler yazıyorsanız, uğradığınız saldırılar çok daha terbiyesizce ve sinir bozucu olabiliyor malum. Cinsi bir kayırma beklemiyorum ama azıcık daha ölçülü olması gerekmiyor mu bu adamların diye de düşünüyorum. 6 senedir yazıyorum ve en çok andavalla bu sene muhatap olmak zorunda kaldım. Sorgu sual yapmadan biat eden, akıl süzgeci bilmeyen, mantığı sadece bir ders zanneden malum cenah, çürütemeyecekleri bir fikrin, cevap veremeyecekleri bir sözün, durduramayacakları bir muhalefetin karşısında kalınca tüm oyuncakları alınmış çocuk gibi oluyorlar. Başvurabilecekleri tek yöntem küfür, hakaret, aşağılama falan. Aman aman.

Zaten futbolun şu saçma sapan ortamında tutunacak bir dal, sevgimizi, ilgimizi koruyacak bir neden ararken, iyice uzaklaşıyoruz bu tipler yüzünden.

Neyse. Bu bahaneyle kısa bir süreliğine dinlenmeye geçeyim dedim. 10 gün, 15 gün, 1 ay, 2 ay bilmem. Azıcık dinleneceğiz. Sinirler yatışıp, güç toplanınca gerisin geriye mücadeleye...



Birçok yönüyle oldukça işlevsel olan Twitter'ın iki kötü özelliğinden biri buydu işte... Linç sistemi. İkincisi ise derli toplu yazma isteğini öldürüyor olması.

Annem derdi eskiden hep: "Yersin o glikaları* sonra da dersin karnım tok, ben bu yemekleri kime pişiriyorum?"

Sürekli abur cubur atıştırıp, adam gibi yemek yemeyen veletlere dönüştürdü bizi Twitter. Forumlar, bloglar daha az, daha seyrek güncellenir oldu. Olgunlaşıp, kaliteli birer yazıya, kalıcı birer metne dönüşebilecek fikirler, çıkış anında dökülüp öldürülür oldu. Anında iletişim güzel şey de, üretkenliğin ve kalıcılığın ölümünü nasıl engellemeli bilmiyorum.

Mis gibi bol bol RT'ler, onyüzbinmilyon tane beğenme tıkları, mentionlar, yorumlar derken popülizmin ağına saplanıp kalma derdi de öte yanda. İşte, yolda, evde ellerde telefonlar... Eskiden çok daha fazla kitap okurdum. Son haftalarda örneğin mesai saatleri dışında internetten uzak kalma kararı alıp bunu bir süre uyguladığımda iki üç tane çok kaliteli ve aylardır kenarda bekleyen kitabı kazanmış oldum. Aldığım haz daha yüksek olmasına karşın, itiraf etmeliyim ki şu popülizm hastalığının bünyeye yavaştan nüfuz etmeye başlaması uygulama kararlılığını da yıprattı.

İnsanın "kendini otokontrol yapması*" elzem. 

Şimdi niye çamur atıyorsun demeyin; Twitter'ım kapalı ve benim canım sıkılıyor! Yazıyorum işte... :)

Velhasıl-ı kelam, azıcık kontrol, kimseye bir şey kaybettirmez... Hem karşısında sadece bir nick, bir isim olduğunu sananlar için hem de internetin kucağında bebek olan bizler için söylüyorum.

Hürmetler.

*Glika: Karadeniz bölgesinde abur cubur, tatlı ve aynı zamanda ufak tefek ıvır zıvır gibi şeyler için kullanılır. En azından bizim ailede. :) Orjinali ise Yunanca ve "tatlı" demek.
*Kendini otokontrol yapmak: Bu garip cümle ise bir arkadaşımın muhatap olduğu tiki hatundan miras bana. Kendi kendini otokontrol yapıyor. Katmerli. Bravo.

17 Mart 2012 Cumartesi

Alıştık, Uyuştuk, Uzlaştık...

Çalkalanıyor ortalık… Durumu tekrar özetlemek gerekirse olay şudur:

Dün gece Futbol Müsabaka Talimatnamesinin “PUAN SİLİNMESİ, LİGDEN ÇIKARILMA ve ALT KÜMEYE İNDİRME” başlıklı 24. maddesinden “Bir müsabakanın sonucunu hukuka veya spor ahlakına aykırı şekilde etkileyen veya buna teşebbüs eden takımlar bir alt lige indirilir. Alt lig bulunmaması halinde bir yıl müsabakalara alınmazlar. Bir futbolcuya veya kulübe teşvik primi verilmesi de bu kapsamdadır” ifadesi kaldırıldı. “MÜSABAKA SONUCUNU ETKİLEME” başlıklı 25. maddede ise yine küme düşmeden söz edilmeyerek, böyle bir durumda Futbol Disiplin Talimatı’nın 58. maddesinin uygulamaya konulacağı söylendi. Yani kısacası, şike ve teşvik artık müsabaka talimatında ceza gerektirmiyor. Bu konuda artık geriye yalnızca 58. madde kaldı. Orada da aynen şu ifadeler var (şimdilik):

Madde 58: Müsabaka Sonucunu Etkileme

1- Müsabakanın sonucunu hukuka veya spor ahlakına aykırı şekilde etkilemek veya buna teşebbüs etmek yasaktır. Bir futbolcuya veya kulübe teşvik primi verilmesi de bu kapsamdadır.

2- Bu hükmü ihlal eden kişiler, bir yıldan üç yıla kadar müsabakalardan men veya hak mahrumiyeti cezasıyla; kulüpler ise küme düşürme cezasıyla cezalandırılır. İhlalin ağırlığına göre küme düşürme cezasına ek olarak puan indirme cezası da verilebilir.

3- İhlalde sorumluluğu bulunan kişi veya kulüplere ayrıca para cezası verilir.

4- Anılan yasağın hakemler tarafından ihlali halinde sürekli hak mahrumiyeti cezası verilir.

58. maddenin değiştirilmesi, farklı yorumlanması yahut kanaatin kitabına göre verilmesiyle şike ve teşviğin suç olmaktan çıkmasına tek bir adım kaldı… Yalnızca bir adım...

Ne diyelim…

Bizi alıştırdılar. Bizi uyuşturdular. Bizi uzlaştırdılar.

Hep aynı şeyleri söylemek istemiyorum. Sıkıldım.

Mesela “Adam öldüreni de bir seferliğine affedin” demek istemiyorum. Çünkü onu da affediyorlar… 37 can kül oluyor bağnazlığın, insafsızlığın, Allahsızlığın ateşinde; ama zaman aşıyor, dava düşüyor, vicdan gömülüyor…

Ne çarpıcı örnekler vardır daha tarihimizde… Hep hatırlatırım misal; 6-7 Eylül olaylarının başrolündeki Oktay Engin, 92’de Nevşehir valisi olur... Gazeteci katilleri kahraman olur… Olur da olur…  

O yüzden futbol katillerinin öldürdüğü, İzmir’de üç evladının ağıtlarıyla toprağa verilen Mustafa amcanın hesabını sormaya utanırım şimdi.

Duyan da yok zaten…

Siz siz olun, evladınızın seçeceği hobilere dikkat edin.

Bugünlerde futbolu öğrenmeye başlayan çocuklar, hırsızlığın ve arsızlığın normal, kabul edilebilir, affedilir olduğunu düşüneceklerdir. Bilinçaltlarını çöplüğe çevirip, idrak gücü zayıf, doğruyla yanlışı ayırmakta başarısız, sağlıksız bir adalet duygusuna sahip, bencil, açgözlü ve şımarık insanlar yetişmesin…

Siz siz olun, bugünlerde çocuklarınızı ekranlardan, gazetelerden uzak tutun.

İnsan yakmanın cezasız kaldığını gören çocukların bugün hayvanlara, yarın insanlara eziyet etmesini engelleyemezsiniz sonra.

Hırsızların kahraman olduğunu gören çocukların bugün kalem, silgi, sakız, yarınsa para ve can çalmasını engelleyemezsiniz…

Suçu normalleştirdik. Kaosu düzen saydık. Lekeyi önemsemedik.

John Locke Tabula Rasa (Boş Levha) teoreminde der ki “İnsanoğlu doğduğunda beyni boş bir levha gibidir. Yaşadıklarıyla bu boş levhayı doldurur.”

Biz çocukların boş levhalarını nelerle dolduruyoruz bir düşünün işte… Geleceğe nasıl bir yatırım yapıyoruz anlayın…

Kimin eli kimin cebinde dizilerle büyüyen çocukların bugün çarpık ilişkilerin birinci kahramanları olmaları yadırganmamalı o yüzden.

Çoğaltın işte örnekleri… Her yerde çünkü.

Ve bir gün aklı başında bir çocuk çıkar da, “anne, baba siz bunlara nasıl göz yumdunuz” derse, nasıl cevap vereceğinizi de iyice düşünüverin… O günler de gelecek zira… 

Justice is dead.

16 Mart 2012 Cuma

Trabzonspor (Hak) Arama Konferansı Basın Bildirgesi


Dün WOW Otel'de gerçekleşen Trabzonspor Arama Konferansının basın bildirgesi aşağıdaki gibi:

"2010-2011 sezonu Spor Toto Süper Lig şampiyonu Trabzonspor'dur.

Avrupa'da futbolun en üst kuruluşu olan UEFA'nın Trabzonspor'u Şampiyonlar Ligi'ne kabul etmesi, Trabzonspor'un Türkiye ligi şampiyonu olduğunun en açık delili ve tescilidir.

Bu süreç daha önceki ve şimdiki federasyon yönetim kurulu tarafından uzatılarak zaman kazanılmaya çalışılmış ve çalışılmaktadır. Trabzonspor'un tamamen temiz olduğu, eldeki delillerde ve etik kurulu raporunda açıktır. Kupanın Trabzonspor'a verilebilmesi için bütün hukuki yollar işletilmelidir. Yeni federasyon yönetiminin bugüne kadar izlediği yol, kamuoyuna ve medyaya yansıyan görüşler, şike soruşturması sürecinin kulüplere herhangi bir disiplin cezası verilmeden geçiştirilmesi şüphesi uyandırmaktadır. UEFA'nın çok kısa zamanda vermiş olduğu adil kararın, TFF tarafından da en kısa sürede alınmasını beklemekteyiz. Disiplin cezalarının verilmesi ve şampiyonluğun tescil edilmesi için ceza mahkemesi sonucunun beklenilmesi şeklindeki görüşün yasal dayanağı bulunmamaktadır. Türk futbolunun idarecisi TFF'nin acilen karar vermesi ve adaleti tesis etmesi gerekir.

Trabzonspor Kulübü ve camia bireyleri, Trabzonspor’un şampiyonluğunun gecikmeden tescili, adaletin yerini bulması ve UEFA talimatının yerine getirilmesi amacıyla, Türkiye Futbol Federasyonu’na, UEFA'ya ve FIFA'ya resmi başvuruda bulunma kararlılığındadır. Kişisel başvurular için de konunun uzmanı hukukçulardan bir kurul oluşturulacaktır.

Bu süreç sadece Trabzonspor'un hak ettiği şampiyonluk kupasını alma mücadelesi olarak görülmemelidir. Süreç, 'temiz futbol-adil oyun'a inanan tüm futbolseverleri ilgilendirmektedir. Ülke futbolundaki temizlik ve adalet mücadelesi başarıyla tamamlandığı takdirde, zaten şampiyonluk hak edenin, yani Trabzonspor'un olacaktır. TFF'nin karar sürecini geciktirmesi halinde ise bu hakkın UEFA ve FIFA tarafından teslim edileceği konusunda hiçbir şüphemiz yoktur. Bu konudaki kararlılığımızı ulusal ve uluslararası futbol kamuoyuna bir kez daha ilan ederiz."

Gogol'un Palto'sundan - II

"Bir delinin yaşantısı yakınları için, onu bir zamanlar seven dostları için katlanılacak bir şey mi? Hayalin gerçekle çatışmasına nasıl dayanılır?"

Neva Caddesi - Gogol

1917, Nevsky Prospekt
Öyküyü 1938'de kaleme alan Gogol, hayatı boyunca eleştirdiği rejim tam 79 yıl sonra yıkılırken Neva Caddesinin sembol olacağını hesaba katmamıştır sanırım... Yukarıdaki fotoğraf da, 1917 Rus Devriminin en hararetli dönemlerinde Petersburg'un bu canlı caddesinde yaşanan bir çatışmadan...

14 Mart 2012 Çarşamba

Afrika'dan İstanbul'a Futbol Göçü...

AFRİKA'DAN İSTANBUL'A FUTBOL GÖÇÜ...
Onlar Türkiye’ye futbol oynamak için geldiler… Hayallerinde büyük takımlar vardı… Menajerleri onları binlerce kilometre ötelerden, bu hayallerle İstanbul’a taşımıştı. Ancak hiçbir şey hayal ettikleri gibi gitmedi… Şimdi, İstanbul’da, 22 Afrikalı futbolcu ve antrenörleri, kendi aralarında kurdukları takımlarla maç yapıyor, belediyenin tahsis ettiği sahalarda antrenmanlara çıkıyor… Hikâyeleri hem dokunaklı, hem de ibret verici…
22 ADAM, İKİ TAKIM
Fransız Haber Ajansı AFP’ye konu olan bu haberin tüm kahramanları Afrikalı… Uyanık menajerler tarafından Türk kulüpleriyle sözleşme imzalayacakları yönünde kandırılarak ülkemize gelen ve ortada bırakılan 22 futbolcu, scoutların kendilerini keşfedeceği umuduyla haftada üç kez toplanarak idman yapıyor… Fatih Belediyesi onlara hem saha hem de forma tahsis etmiş. Hatta, idman sırasında yemeklerini de veriyor… Belediyenin bu desteğiyle umutlarını ayakta tutan futbolcuların Türkiye’deki yaşam koşulları ise oldukça kötü… Çok azı iş bulabilmiş. Yıkık dökük evlerde, bir odada altı kişi yatmak zorundalar…
Ocak ayında hayallerinin peşinden Türkiye’ye gelen 18 yaşındaki Ganalı Aziq, “Bir uçak bileti ve vize verdiler. Menajer bana İstanbul’da kulübe gitmemi, orda beni beklediklerini söyledi. Geldiğimde kimsenin benden haberi bile yoktu” diyor ve ekliyor: “Geri dönmek istiyorum.”

PARA YOK, BELGE YOK
Afrikalı oyuncuların yanında bir de antrenör var… Nijeryalı teknik direktör John Takpe, altı ay önce iş umuduyla İstanbul’a gelmiş… Nijerya’nın başkenti Lagos’un 150 km kuzeyindeki Ibadan’daki Beşiktaş akademisinde gönüllü olarak çalıştıktan sonra menajerin sözleşme yalanıyla Türkiye’ye gelen Takpe de parasızlıktan ülkesine dönemeyenlerden… “Bir eşim ve iki kızım var orda. Ama eve dönemiyorum. Bilet alacak param yok, belgelerim yok. Burada sıkışıp kaldım ama şanslıyım da. Bir kargo şirketinde haftada birkaç saat çalışıp bir şeyler kazanabiliyorum en azından”şeklinde konuşan Takpe, trajedisini şöyle ifade ediyor: “Buraya profesyonel bir teknik direktör olarak çalışma umuduyla geldim. Ama şimdi tek bir odada, Allah bilir kaç tane oyuncumla birlikte uyuyan bir hocayım.”
10'U İYİ, 5'İ ÇOK İYİ...
Fatih Belediyesi Gençlik Spor Birimi Koordinatörü Hayrettin Yazıcı, Afrikalı futbolcuların iş bulmasını çok istediklerini dile getiriyor:“Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ya da Trabzonspor’da oynasınlar istiyoruz…”
Antrenör Takpe futbolcuların kalitesini değerlendirirken “10’u iyiydi, 5’i ise çok iyi, Türkiye’de oynayabilecek kadar…” ifadelerini kullanıyor. Nijeryalı antrenör, diğerlerinin ise durumunun çok daha umutsuz olduğunu söylüyor…
Dolandırıcı menajerler şimdi paralarını sayadursun, komple bir takım oluşturabilecek olan 22 futbolcu ve bir de antrenör, parasızlıktan sıkışıp kaldıkları İstanbul’da, sefalet içinde kendilerini keşfedecek takımları bekliyor…

Gogol'un Palto'sundan - I

"Dindar bir ifade bir düzenbazın suratına nasıl uygun düşmezse, muhasebe defteri bir ozanın eline nasıl yakışmazsa, bu yüzde de öyle uyumsuzluk vardı... Bir kadının iffetiyle birlikte aklı da mı onu bırakıp gidiyordu acaba?"

"Gerçekten de bizleri ahlak düşkünlüğünün bozduğu güzellik karşısında duyduğumuz acı kadar hiçbir şey etkileyemez..."

"Ahlak bozukluğunun gerçek yoldaşları olan aylaklık ile ruh boşluğu bu kadının yaşamının temelini oluşturmalıydı..."

diyor Gogol, Neva Caddesi'nde...


Neva Caddesi ( Не́вский проспе́кт, Nevsky Prospekt )

13 Mart 2012 Salı

Hasret, Çıkmaz Bir Karayemiş Lekesi...

Yağmur altında kalmayı hiç sevmem. Ama izlemeyi severim. Fakat günün minimum sekiz saatini geçirdiğiniz iş yerlerinde bu kadar bile imkanınız yok. Çünkü kar yağışını ya da yağmuru izlemek isteseniz karşınıza koca koca plaza camları çıkıyor… Böyle zamanlarda memleket özlemi duymamak mümkün değil. Yağmurun ıslatmaktan ve trafiği sıkıştırıp hayatı daha da zorlaştırmaktan öte bir anlamı olmadığı büyük şehirlerde, Karadeniz’i görmüş, Karadeniz’i yaşamış insanlar çok daha fazla bunalıyor… 

Önceki gece de yaşadığım buydu… Ve o bunalma hissiyle, biraz eskileri yad ettim, özlemlerimi dile getirdim twitter aleminde… Blogda bir arada olsun isterim… Ekleyeceklerim olacaktır… Şimdilik böyle dursun…
...

Şimdi Trabzon'da, bir balkondan bakıyor olmak vardı. Nasıl olsa her yer deniz görürdü… Püfür püfür. Haftanın stresi öyle atılırdı işte. Ben de küçükken memlekete gidince çok büyük bir olay diye düşünürdüm: "Evimiz deniz görüyooo!" Perdeyi bir açardık... Sanarsın leb-i derya…

Denizde yanıp sönen ışıklar anlamsız gelirdi... Tanjant yapılıyordu daha o zamanlar… "Bitmez bu inşaat" diyorlardı… Bitti. Seneler geçti…

Kırmızı bir Opelimiz vardı. Arabanın arkasında 3 çocuk uyuyabiliyoruz bile Trabzon yollarında... Şimdi birlikte zor oturuyoruz… Bir de otobüsler vardı tabii… Koltuk altlarına yatırılmış minik minik çocuklarla dolu otobüsler. Bambaşka bir dünyaydı o koltuk altları… anne kızmasın diye uyur numarası yapıp ses çıkarmazken, koltuk altlarında bakışlarla kurulan dostluklar...

Bolaman virajlarında geçen o bitmez saatler... Bolaman'ı cisminden ötürü "dolaman" sandığımız dönemler...
Bitmezdi o yollar. Uyur uyanır sorardım anneme: "Anne ne zaman gelicez?" - "Bak kızım şu yolun sonu var ya dağ, orayı dönünce geldik..."

Belki 7-8 defa aynı şeyi sorar, aynı yanıtı alırdım… Her defasında kanardım... Bir umut Trabzon'u göreceğim diye o dağı da dönmeyi beklerdim…

Bir nefeslenirdik Çömlekçi'de varınca Trabzon'a. Pele amca vardı kasap, hemen yanında bir fırın. Peynirli, kıymalı... Of of. Birer tane...

Adını bilmem, lakabı Pele'ydi. Ben esmerlikten sanardım bilmezden önce. Görünce öğrendim, meğer çok iyi top oynarmış… Pele amca başkaymış...

Fırının üst katında, bir vantilatörle serinlemeye çalışırken, şapır şupur terlerle yerdik peynirlileri… Gözler kan çanağı. Ama bir keyif ki...

O zamanlar sahil kafeler, gerçekten de sahildeydi. İki yolun orta yerinde, dımdızlak kalmalarına daha çok vardı… Severdik çok...

Ganita'da babam denize atladıkları kayalıkları gösterdiğinde korkardık. Tepedeki kafelerden biri, annemle ilk çay içtikleri yerdi...

Seneler üstüne memleketine giden babam denize girdikleri yerlerin soğuk beton ve asfalt olduğunu görünce ağlamıştı… "Ne yapmışlar böyle..."

Uzun Havuz!

Düşünürüm… Acaba ben de Uzungöl'ün havuz halini görsem şimdi, ağlar mıyım diye... Gerçi bir fotoğrafı bile yeter olmuştu ya, neyse...

Köyümün tepesine, hem de akrabamın, üç katlı betonarmeyi diktiğini görünce, nasıl sinirden ağlamaklı olmuştum... Lanet olası çimentolar…

Köy, köy olduğundan güzeldi oysa. Şehri köye taşımak neden? Damı akınca, keresteleri gece çatır çutur ses çıkarıp korkutunca güzeldi orası…

Bir de o vardı işte... O tahta ev, gece konuşurdu sanki... Aklın takılmayagörsün, sıkıysa uyu… Biri mi var, o ses ne diye korkudan ölürdük…

Köy, kapıda anahtar çevirmeyip, evinin kerestesinden korktuğun için güzeldi...

Yalan yok… Şimdi gitsen, bir haftadan sonrasına zor dayanırsın… Bağımlılıklar olmuş tavan… Onlardan kopana kadar, kıymetbilmezlik sürecek.

Ama işte çocukken... Rahmetli ananem muşmula ağacına yaptığı iki tanecik salıncakla 3 ay tutabilirdi bizi orada...

Evin iki cephesi bambaşkaydı. Birinde hemzemin, diğerinde 3 katlı… Bu ancak Karadeniz’in eğiminde mümkündü zaten. Hem düz ayak, hem tripleks…

Şimdi şarjın bitse ne yaparım derken, o zaman iki mermer taş, birkaç parça kiremit ve tükürüğün yeterdi ezdiğin kiremitle kırmızı boya yapıp saatlerce oynamaya…

Odanın yer tahtalarından birinde göz kadar bir boşluk. Aşağıda ahır. Kilimi kaldırır, ineklere bakardık oradan... Hiç koku duymazdık… Seneler sonra bir yayla evinde kalınca, ahır kokusundan uyuyamamış, sabahı sabah etmiştim resmen... Ne değişmişti? Bilmem…

Kazan odası vardı eski evimizde... Rahmetli türküler söyleyerek kuymak yapardı orada. Tepeden asılan zincirlerde, ateş üstünde kara kazan. Duvarlar kapkara… Parmakları düz duramaz olmuştu rahmetlinin... Eklemler çıkık çıkık... Hep bir şeyler eşeler... Ama o yanaklar… Al al...

Sabahın köründe dikilirdik ayağa... Annem azıcık uyusa (07.00 falan) "huh" derdi, "huh e gı oldi akşam yatarsun, habu çecukler hep kaldi aç"

Yayık da olmazsa olmazıydı evlerin... İşte o yayığı dövmek gibi hayat. Gençken güçlü, hızlı, coşkun. Sonra yorgun, ağır, kaygısız. Ömür…

Ah işte neyse... Bir karayemiş gibi damağımda şimdi tadı memleketin... Böyle buruk, garip... Hasret, çıkmaz bir karayemiş lekesi… 

Çığlık

 
Eğer kimse sizi dinlemiyorsa, bağırmak en doğal şeydir! - Nietzsche

7 Mart 2012 Çarşamba

"Takım Olarak Kazanın ya da Tek Başınıza Kaybedin"

26 Ocak 2011 TFF Genel Kurulu'nda Şenol Güneş'in yaptığı ve işte başlıktaki o efsane sözle tamamladığı tarihi konuşmasını bugün tekrar dinleme ihtiyacı duydum ve notlar çıkardım... 

Söz Şenol Hocanın:

Amatörlerin söz sahibi olduğu bir sürece gidiyoruz…

Biz burada hain ve kahraman yaratmak için değil, fikir üretmek için varız.

Benim için esas önemli olan gelecek nesillere olan sorumluluğumuzdur. Bütün bu konuşmalarımızın çocuklarımızı ne kadar zehirlediğini biliyoruz.

Ben çocukken, gençken, futbolcuların serseri ahlaksız olduğu söyleniyordu. Bugün iftiharla şunu söylemek istiyorum, futbolcuların hepsi sevilen, sayılan, popüler insanlar, değer gören insanlar. Ama futbolda hala serserilik ve ahlaksızlık kılık değiştirdi, başka kılıfa girmiş gibi. Bu da beni utandırıyor.

Bizim sermayemiz paramız değil, itibarımızdır. Bunu kaybetmeyelim. Kaybetmemek için birlikte olalım. Ama maalesef şu anda işe para girince her şey kayboldu.

Futbol için para araç olmalı, amaç olmamalı.

Neyin yanlış olduğunu ortaya koyalım, kimin yanlış yaptığı benim için mühim değil.

Ben kendime olan haksızlık için burada konuşmadım, ama ülke futboluna yapılan haksızlık için burada konuşuyorum.

Federasyon para kazanan kuruluş değildir, futbolun gelişimine önem veren kurum olmalıdır.

Çocuklarımıza gelecek bırakacağız, doğru kararlar almamız lazım.

Ülkenin itibarını zedeliyoruz…

Kimse kafasını deve kuşu gibi kuma sokmasın, sorumluluktan kaçmasın.

Futbol güzel ve basit bir oyundur, ama zorlaştırıyoruz.

Takım olarak kazanın ya da tek başınıza kaybedin.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Sansür Şikesi...

Bugün TV'de yayınlanan "Canlı Gool" programında Trabzonspor'u yorumlayan ve sosyal medyada Great White olarak bilinen Soner abimizin şike sürecine ve Fenerbahçe'ye karşı cesur söylemleri program yapımcılarını rahatsız etmiş. Selçuk Yula güzellemesinden sonra böyle bir olayı bekliyorduk zaten.


Buyurun onun kaleminden ayrıntıları:

http://www.cezasahasi.net/2012/02/canl-gool-e-fenerbahce-sansuru.html

27 Aralık 2011 Salı

Kötünün Zaferi...

"Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır.

Gücü olmayan adalet acizdir, adaleti olmayan güç ise zalim.

Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur, çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır.

Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerekir;

Bunu yapabilmek için de adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir.

Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik, çünkü güç, adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti.

Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık."

Erich Auerbach'ın "Kötünün Zaferi" denemesinde Pascal'dan alıntıladığı bölüm...

25 Kasım 2011 Cuma

2007'den 2011'e...

Trabzonspor kaleci antrenörü Alper Boğuşlu ile yaptığımız röportajın ardından (TIKLA) Tolga Zengin'le ilgili Bordomavi.net'te yazdığım tüm mesajları kontrol etmek isteği duydum. 
Ben her şeyi unuturum. Bazen düşüncelerimi bile. Ama Tolga'yı desteklemekten vazgeçmediğimi biliyorum...
Hafıza tazelemek istedim. Ve 7 Nisan 2007'den, 2 Mayıs 2011'e kadar 4 senede Tolga'yla ilgili forumdaki başlığına yazdıklarımı burada arşivledim...

***

7 Nisan 2007

Yediği üçüncü golden sonra gol yedik diye değil Tolga hata yaptı ve yıkıldı diye üzüldüm.Çok samimi söylüyorum.Yine üstüne gidilecekti,morali bozulacaktı.Golden sonra yerde uzanmış hali çok zoruma gitti.Çünkü ben Tolga'ya inanıyorum,ona güveniyorum.Moralinin yüksek olması lazım,kendine biraz daha güvenmesi lazım ve biraz daha tecrübe kazanması lazım.Onu kaybetmemeliyiz,ona sahip çıkmalıyız.

Penaltıyı kurtarmasına çok sevindim doğal olarak ama şaşırmadım. İlk penaltıda da kurtaracağına inanıyordum,şaşırtıldı.Ama ikincisini asla yemezdi,yemedi.Helal olsun Tolga,Allah yolunu açık etsin.

**
Evet bu çok doğru.Güçsüz bacakları hala.Kuvvetlendirmesi gerek.isabetsiz kullanıyor kaleci vuruşlarını da ayrıca.

Eksikleri çok bu gerçek,şu anda rakibi jeffersen olmasaydı kaleyi alamazdı belki de.Ama bu yetenekli ve geleceğinin çok parlak olduğu gerçeğini(bana göre) değiştirmiyor.Madem ki elimizde Tolgamız var,onu kullanacağız ve ona sahip çıkacağız.Tabii yalan poh pohlamalarla değil,gerçekçi ama inanan gözlerle.

**

15 Nisan 2007

Önündeki defansla bu kadar.Üzülme Tolga...Sana hala inanıyor ve güveniyorum.Her şeye rağmen.

**

14 Mayıs 2007
Kaleyi aldığı ilk günden beri destekliyorum.Ona güvenenlerin yüzünü kara çıkarmayacak inşallah.Her geçen gün daha iyi olduğunu görüyorum,kendine güvendiğini görüyorum.Allah yolunu açık etsin.Trabzonspor bari bu değerini yitirmesin...

Bu berbat sezondaki en önemli kazancımız Tolga'dır.Ve tabii birileri hala karşı dursa da Gökdeniz...

**

9 Mart 2008
Ne gibi bir bedel?

Şampiyonluğu mu kaçıracağız?

Avrupa'yı mı?

BJK'ye yenilmiş olmak mı yoksa sadece?

Her şeyin bedeli ödeniyor, rahat olalım derim.

Tolga önemli bir hata yapıp golü yedi. Önemli bir pozisyonu da zor durumda çıkardı ve bence bu maçta nötrdü. Ne iyi ne kötü.

Ben Tolga'yı severim yine de.

Allah yardımcısı olsun.

**

10 Mart 2008
Ziya'yı bile aylarca savundular kardeşim ya, bırak Tolga'nın da biraz toleransı olsun.

Çözümsüzlüğe varıyor her lafın sonu. Tolga'ya bugün istediğinizi diyebilirsiniz ama neyi değiştirirsiniz? Daha iyisi var da oynatılmıyor mu ki? Daha iyi de bilerek mi oynamıyor ki?

Transfer dönemi gelir, karar verilir. Yeterli mi değil mi tartışırız, ama bugün bunun ölçüsünü iyi yapmalıyız. Çünkü ne dersek ve ne kadar dersek diyelim, şu gün için bize çok faydası dokunmaz. Yarın Allah kerim.

**

26 Haziran 2008

Olcay abi babam da dün akşam aynı senin söylediklerini söyledi.
Ben de ona ve sana katılıyorum.
Önlerinde iyi bir defans olduktan sonra özellikle Onur'da ısrar edilmesi taraftarıyım.
Yabancı kaleci istemiyorum bu memlekette artık...

**

21 Mart 2009

Allah'tan futbolcular bölümü misafirlere kapalı.

İlk maç, hemen hemen hatasız 45 dakika ama eleştiriler devam.

**

Yediğimiz golde önce defansa bakalım bence.

**

12 Mart 2011

Haydi Tolga can... Haydi aslan.. 

**

20 Mart 2011

Onu kalede strese sokan biziz.
Bizi bu haliyle strese sokmasından başka bir şey bekleyemezsiniz.

Bu lig Tolga ile bitecek.
Azıcık pozitif olun... Azıcık pozitif enerji gönderin artık arkadaşlar.

İsyan ediyorum ben de artık ya... Lütfen...

**

10 Nisan 2011

Bozma Tolga can, budur işte!

**

2 Mayıs 2011

Tolga konusunda keyfime diyecek yok.

18 Eylül 2011 Pazar

Atan Tutan Zeval Görmesin!

Ligin ilk mağlubiyeti, ikinci haftada İBB karşısında alındı. Samimiyetle söylüyorum:

Umurumda değil...

Neden mi?

http://www.medyaspor.com/yazarlar/futbol-oldu-yasasin-patronlar-3057679

"...Mustafa amcaya kıyanlar, geride kalan bizlere de bu laneti bıraktı. Futbolun değil patronların konuştuğu zevksiz, renksiz, heyecansız, ölü bir “toto” ligi. Atan tutan zeval görmesin…"

28 Ağustos 2011 Pazar

Manidar...


Athletic Bilbao maçının iptal edilmesi sonrasında, TT Arena'ya notumuzu düştük...


Arena'yı göremeden Zağnos'a yar olan şike pankartımız...

Orta Yuvarlakta Dalgalanıyor Bayrak Ve...



17 Ağustos 2011 Çarşamba

4 Cümle, 4000 Anlam

TFF korkaklığını sürdürerek kararsızlık kararı verirken, futbolun Güneş'i Şenol hoca, dört cümleyle özetledi derdini...
"Hak ettiğimiz şampiyonluğu alamadık ama nelerin olup bittiğini herkes görüyor.
Şüphe duymuyordum ama şuan şüphe duyuyorum ülkeyi yönetenlerden ve ülke futbolunu yönetenlerden.
TFF bu açıklamasından sonra bakalım ne yapacak çok merak ediyorum.
Suç yokken suçlu arayanlar, suç varken suçlu bulamıyorlar."
O kadar...