Tuğrul Akşar'ın "Avrupa’ya Gidemezsek Ne Olur?" başlıklı müthiş araştırmasının blogda da yer alması gerektiğini düşündüm. Muhakkak okuyun tamamını.
Avrupa’ya Gidemezsek Ne Olur?
Kamuoyunu günlerdir meşgul eden sorun hala çözümlenmedi. UEFA’ya takımlarımızı
gönderip göndermeyeceğimize ilişkin ortada henüz bir netlik yok.
3 Temmuz 2011’de başlayan Şike Skandalı süreci üzerinden tam dokuz ay geçti.
Biz hala sorunun çözümü konusunda yol alamadık.
Bu süreç devam ederken, toz duman bulutu içinde Süper finallere geldik. Lig
geçen hafta oynanan maçlarla tamamlandı. Ancak henüz Avrupa’ya Süper Final
sonunda takımlarımızın gidip gitmeyeceğini bilmiyoruz. Federasyon bir yandan
mahkeme kararını bekleyip buna göre hareket etmeyi düşünürken, diğer taraftan
UEFA bir an önce, süre giden şike davasının sonuçlandırılmasını ve TFF’nin buna
göre aksiyon almasını istiyor.
Bu hafta biz de bu konuyu irdelemek istiyoruz. İki bölümden oluşan yazımızda
Avrupa’ya takım göndermeme lüksümüz olup olmadığını ve alacağımız kararların
bazı olası sonuçlarını sizlerle paylaşacağız. Yine ayrıca Liverpool’un 1985’te
Heysel’de Juventus ile oynadığı Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde, İngiliz
holiganların taşkınlık yapıp 39 İtalyan seyircinin ezilerek ölmesine ve 350
seyircinin yaralanmasına neden olması sonrasında UEFA’nın İngiliz kulüplerine
verdiği 3 yıllık men cezasını az bulan zamanın İngiliz başbakanı Margaret
Thatcher’ın, İngiliz kulüplerini beş yıl süreyle Avrupa Kupalarına göndermemesi
kararının bugün ülkemize örnek karar olup olamayacağını tartışacağız.
İngilizlerin Durumu Bizimkinden Farklıydı
Öncelikle soruna doğru yönden yaklaşmamız gerekiyor. İngilizlerin beş yıl
süreyle Avrupa Kupalarından men edilmesinin temelinde İngiliz futboluna giderek
egemen olan ve daha sonra tüm Avrupa’ya yayılan holiganizmin yol açtığı felaketler
yatıyor.
Çok kısaca İngilizlerin futbolda sebep oldukları büyük felaketleri burada yeri
gelmişken sizlerle paylaşmakta yarar görüyorum.
1.Ibrox felaketi: 5 Nisan 1902’de İskoçya’nın Glasgow kentinde, Ibrox
stadında İskoç ve İngiliz milli takımları arasında milli maç oynanırken,
taraftarın taşkınlığı sonucunda tribünün çökmesi sonrası 25 kişinin ölmesi ve
500 kişinin yaralanmasına yol açan tarihin ilk felaketi.
2. Burnden Park Felaketi: 9 Mart 1946’da İngiltere’nin Manchester
kentinde Burnden Park statyumunda Bolton Wanderers ve Stoke City
takımları arasında oynanan maç esnasında taraftarların taşkınlığı sonucu çıkan
arbede de 33 kişinin ölmesi ve 400’den fazla taraftarın yaralanmasına neden
olan tarihin ikinci felaketi.
3. Bradford City felaketi: 11 Mayıs 1985’te İngiltere
Bradford’da Valley Parade futbol stadında Bradford City ile Lincoln City futbol
takımları arasında oynanan lig maçında taraftarların çıkarttığı yangının
verdiği karışıklık sonucu 56 kişinin ölmesi ve 269 kişinin yaralanması felaketi
4. Heysel Felaketi: 29 Mayıs 1985’de Brüksel'de oynanacak olan
Juventus ile Liverpool arasındaki Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası final maçının
başlamasından önce Liverpool taraftarlarının İtalyanlara saldırması ve çıkan
panik sonucu bir duvarın çökmesi ve taraftarların tel örgülere sıkışması
sebebiyle 38 İtalyan taraftar ve 1 Belçikalının öldüğü felaket.
5. Hillsborough Felaketi: 15 Nisan 1989'da Sheffield şehrinin
takımı olan Sheffield Wednesday'in sahasıHillsborough Stadyumu'nda gerçekleşen
felakette tamamı Liverpool taraftarı olan 96 kişinin ezilerek ölmesi ve 766
kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan İngiltere ve dünya futbolunun en ölümcül ve
en kötü felaketi.
İfade ettiklerimizden de anlaşılacağı üzere İngiliz futbol holiganlarının neden
olduğu olayların sonucunda onlarca insanın ölümü ve yüzlerce insanın
yaralanmasına yol açan bu felaketler, Thatcher’ın böyle bir karar almasına
sebep olmuştur. Thatcher, Heysel faciası sonrasında UEFA’nın İngiliz kulüplerine
verdiği üç yıllık men cezasını az bularak, bu vahşet geleneğine son vermek için
“Bizim hayvanlara bu ceza yetmez” diyerek, İngiliz kulüplerini Avrupa
kupalarına göndermemiştir.
Bizim futbol kültürümüzde ve bugün yaşanılan olayların temelinde ise şiddet faktörü
İngiltere’deki gibi bir gelişim göstermemiştir. Her ne kadar, 17 Eylül 1967'de Kayseri’de oynanan
Kayserispor- Sivasspor maçında çıkan olaylar sonucunda 43 kişi ölmüş ve
yüzlerce kişi de yaralanmış olmasına karşın, Türk spor ve futbol tarihinde benzer
olayların daha sonradan tekrar etmemesi, sorunun özünü analizde bizi farklı bir
noktaya götürüyor. Bizim bugün içinde bulunduğumuz sorunun şike eksenli olması,
alınacak kararlarda Thatcher kararının benchmark olamayacağını bize gösteriyor.
Thatcher Bugün Olsa Aynı Kararı Verebilir miydi?
Thatcher’ın bugün böyle bir karar verip veremeyeceğine birlikte bakalım
1980’li Yıllarda Premier Lig
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, 1980’li yıllar İngiltere’de henüz daha
Premier Lig’in olmadığını, parasal genişleme ve iktisadi büyümenin İngiliz
kulüplerini henüz Avrupa’nın en zengin kulüpleri arasına sokmadığını, İngiliz kulüplerinin
yıllık ortalama 150 bin ile 2 Milyon sterlin arasında gelire sahip olduğunu,
yıllık naklen yayın gelirinin 2.3 milyon Sterlin civarında gerçekleştiğini,
Avrupa futbol büyüklüğünün yaklaşık 3.5-4 milyar dolar civarında bir büyüklüğe
ulaştığını, UEFA’nın Şampiyon Kulüpler Kupası organizasyonunda yıllık
bütçesinin 50 milyon dolar düzeyinde olduğunu ve bu kupayı kazanan kulübün
sembolik bir parasal ödül aldığını, sadece itibar için mücadele edilen bir
kupanın havaya kaldırıldığını, esas gelirin maç günü gelirlerinden ibaret
olduğunu, İngiliz kulüplerinin 1985’te yıllık 9.5 Milyon Sterlin transfer
harcaması yaptıklarını, Londra borsasında sadece bir İngiliz kulübünün
Tottenham Hotspour’un (1983’te) bulunduğunu ve halka arzdan 3.8 Milyon Sterlin
gelir elde ettiğini, Manchester United’ın yıllık sponsorluk gelirlerinin 500
bin Sterlin olduğunu, kulübün hisselerinin çoğunluğunun 20 milyon Sterlin’e
Michael Knighton’a 1989’da satıldığını, Manchester United’ın 1991’de Londra
borsasına girerken 6.7 milyon Sterlin halka arz geliri elde ettiğini, kulübün
1985’teki toplam gelirlerinin ise yaklaşık 6 milyon Sterlin’e ulaştığını,
İngiliz kulüplerinin 1985’te yıllık toplam gelirlerinin 49.2 milyon, toplam
borçlarının ise 32 milyon Sterlin düzeyinde bulunduğunu, 1983'te İngiliz
kulüplerinin toplam naklen yayın gelirlerinin 2.3 milyon Sterlin civarında
olduğunu, Premier lig’de ortalama seyirci sayısının 1985’te 18.500 kişi olarak
gerçekleştiğini belirtelim.

2000’li Yıllarda Premier Lig
1980’li yıllarda Premier Lig’in iktisadi ve mali yönünü sizlerle kısaca
paylaştık. Bugünkü Premier Lig rakamlarını da vererek, yukarıdaki sorumuza
yanıt aramaya çalışalım. Thatcher bugün olsa nasıl karar verirdi? Ona bakalım.
Premier Lig kulüplerinin 2010 itibariyle yıllık yarattığı gelir 2.739 Milyon
Euro’ya ulaşıyor. Bu gelirlerin 933 milyon Euro’luk kısmı yayın gelirlerinden
665 milyon Euro’luk kısmı Sponsorluk gelirlerinden, 527 milyon Euro’luk bölümü
maç günü gelirlerinden ve kalan 614 milyon Euro’luk kısmı da logolu ürün satımı
başta olmak üzere diğer ticari gelirlerden oluşuyor.
Premier Lig’in bugün bonservis bedelleri üzerinden Lig değeri 3.355 milyon
Euro’ya ulaşmış durumda. Dünya’nın en zengin kulüplerinden birisi olarak
gösterilen Manchester United’ın piyasa değeri ise 1.2 milyar dolar civarında.
Premier Lig’de oyunculara ödenen toplam ücret, maaş ve prim tutarı ise 2010
yılında yıllık 1.559 milyon Euro olarak gerçekleşmiş durumda. Premier Lig’in
yıllık yarattığı faaliyet karı ise 93 milyon Euro düzeyinde.
Premier Lig’de ortalama seyirci sayısı ise 42.500 kişiye yükselmiş durumda.
Premier Lig’de top koşturan kulüplerden Manchester United’ın toplam gelirleri
2010-11 sezonunda 367 milyon, Arsenal’ın 251, Chelsea’nin 249, Liverpool’un da
203 milyon Euro’ya ulaşmış durumda.
Manchester United’ın 367 Milyonluk gelirlerinin 120 Milyonluk kısmı ticari
gelirlerden oluşurken, 132 milyon euroluk bölümü yayın gelirlerinden ve 117
milyonluk kısmı da ticari gelirlerden oluşuyor.
İngiliz kulüplerinin gelirleri 1992 yılında Premier Lig’in kurulmasıyla
astronomik olarak artış kaydederken, giderleri ve buna bağlı olarak borçları da
inanılmaz boyutlara ulaştı. Şu anda yaklaşık 5.5 milyar Euro’luk borcuyla
dünyanın en borçlu liglerinin başında gelen Premier Lig’de kulüpler mali
anlamda son derece sıkıntılı günler yaşıyorlar.
Nitekim, Deloitte’un en zengin 20 kulüp sıralamasında üçüncü sırada bulunan
Manchester United ödemekte zorlandığı borçlarını karşılayabilmek amacıyla 2010
yılında 600 milyon Sterlinlik tahvil ihraç etmek durumunda kaldı.
İngiliz Kulüpleri Avrupa Kupalarından İyi Para Kazanıyor
Her sene Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi’ni domine eden İngiliz kulüpleri
Avrupa kupalarından iyi para kazanıyorlar.
2010-11 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde mücadele eden İngiliz ekiplerinden
Manchester United UEFA havuz gelirlerinden 31.1 Milyon Euro, Chelsea 53.2
Milyon euro, Arsenal 44.5 Milyon ve Tottenham Hotspur 30 milyon Euro gelir elde
etti.
UEFA Avrupa Ligi’nde oynayan Liverpool ve Manchester City 6.1’er milyon Euro
gelir elde ettiler.
Yukarıda belirtilen tutarlar UEFA’nın havuz gelirlerinden kulüplere dağıtılan
tutarlar olup bu gelirlerin içinde Şampiyonlar ligi maç günü gelirleri ve diğer
gelirler bulunmuyor.
Sonuç
İngiliz kulüplerinin içinde bulundukları iktisadi ve mali koşullar ile içinden
geçtikleri uzun süreci kısaca yukarıda değerlendirdik. Bu
değerlendirmelerimizden de görülüyor ki, bugünkü koşullarda İngiliz
Kulüplerinin Avrupa'ya gönderilmemesi, sadece kulüpler için değil, aynı zamanda
Premier Lig için de yıkım anlamına geliyor.
Ne İngiliz futbol federasyonu FA’in bu kulüplerin olası gelirlerini tazmin
edebilecek bir finansal gücü var, ne de gırtlağına kadar borçlu İngiliz
kulüplerinin Avrupa’ya gidememekten doğabilecek zararları karşılayabilecek ek
gelir yaratma potansiyeli var. Çünkü, Avrupa kupaları, özellikle de Şampiyonlar
Ligi vitrininde kalmanın kulüplere sağladığı katma değer, Premier Lig’de kendi
yarattıkları gelirlerden daha fazla öneme sahip görünüyor.
Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi bugün İngiliz ve Avrupa futbolunun iktisadi,
mali ve sportif anlamda hayat suyunu oluşturuyor. Kulüplere reyting, saygınlık
ve rekabet olanağı yarattığı için başta naklen yayın gelirleri olmak üzere, sponsorluk,
reklam ve medya gelirleri tamamen bu liglerde olabilmeye bağlı. Bu liglerden
uzaklaşmak, izlenmemek anlamına geliyor. İçe kapanık, dünyadan ve Avrupa’dan
kopuk bir Ligi ve bu ligde mücadele eden takımları kim neden ve nasıl
izleyecek? Olaya sadece iktisadi ve mali anlamda değil, sportif olarak ta
bakıldığında bu liglerde olabilmek, kulüplerin orta ve uzun vadede sportif
rekabet yeteneğini ve gücünü artırıyor.
Önümüzdeki hafta yazımızın bizi ilgilendiren kısmını sizlerle paylaşacağım.
Kulüplerimizin Avrupa’ya gidememesinin Türk futboluna yapacağı iktisadi-mali ve
sportif tahribatın ne olabileceğini somut rakamsal veriler üzerinden
değerlendirceğiz. Özellikle, İngilizlerin Avrupa kupalarından men edildikten
sonra futbollarını nasıl yapılandırdıklarını sizlere anlatacağım.
UEFA’nın yaşanılan olaylar nedeniyle bir tehdit olarak gördüğü İngiliz futbolu,
bunu nasıl bir fırsata çevirdi? Bir yandan futbol pastasını büyütürken, diğer
taraftan sportif performansta Avrupa’yı tekrar nasıl domine eder hale geldiler?
Bugün hafta sonu 180 ülkede 470 milyon insanın izlediği lig haline gelebilmeyi
nasıl başardılar? Gelecek hafta bu konuların ve Türk Futbolunun içinde
bulunduğu krizi nasıl fırsata çevirebileceği üzerinde duracağız.
İngiliz Holiganizminin Premier Etkisi
Geçen hafta bu sütunlarda İngiliz futbolundaki holiganizmin neden olduğu olaylar ve bu olayların tarihsel gelişimi üzerinde durmuştuk.
Bu hafta ise İngiliz holiganizminin İngiliz futbolunu nasıl bir transformasyon sürecine soktuğunu sizlerle paylaşacağım.
Ancak şunu bir kez daha belirtmekte yarar görüyorum ki: İngilizlerin Avrupa’dan men edilmeleriyle, ülkemiz takımlarının Avrupa’ya olası gönderilmeme durumları birbirlerinden farklı özellikler taşıyor. Bunu göz ardı etmeden somut koşulların somut analizini yapmaya çalışmalıyız.
Öncelikle, bizdeki sorunun bir şiddet, disiplin sorunundan daha çok futbolun bağışıklık sistemini çökertmeye yönelik bir şike olayı olduğunun altını çizmiştik. Yine aynı makalede Avrupa ve Dünya futbolunu iktisadi, mali ve sportif anlamda domine eden, devasa gelir, gider ve borçlara sahip bulunan İngiliz kulüplerine günümüz koşullarında Margaret Thatcher aynı cezayı verebilir miydi? diye de sormuştuk.
Bu hafta ise, biz İngilizlerin içinde bulundukları fasit daireden nasıl kurtulduklarını, tekrar Avrupa futbolunu nasıl domine eder hale geldiklerini anlatacağız ve buradan bize çıkarılacak dersler olup olmadığını sizlerle tartışacağız. Tabi ki, yazımızın bu son bölümünde Türk takımlarının olası Avrupa’ya gidememe durumları söz konusu olursa, bunun sportif, iktisadi ve mali anlamda bizi nasıl etkileyebileceğini de gelecek hafta sizlerle paylaşıyor olacağız.
Taylor Raporu ve İngiliz Futbolundaki Dönüşüm
Geçen haftaki yazımızda da belirttiğimiz üzere İngiliz holiganların stadyumlarda çıkarttığı kargaşa, kaos, şiddet ve bunların sonucunda meydana gelen ölüm olayları, sonunda İngilizleri harekete geçirdi ve bu olumsuzlukları tamamıyla tasfiye edebilmek ve futbolu yeniden yapılandırmak için arayışa girdiler. Nitekim İngiliz Hükümeti hemen harekete geçerek öncelikle Hillsborough Stadı’nda yaşanan facianın nedenlerini incelemek üzere Yargıç Lord Peter Taylor’u görevlendirdi ve söz konusu rapor 1990’da yayınlandı. Bu raporun ortaya koyduğu araştırma sonuçları ve çözüm önerileri İngiliz futbolunda yeni bir dönemi de başlatmış oldu.
İngilizler statlardaki şiddetin ve bunun neden olduğu olumsuzlukların tekrar bir daha yaşanmaması için İngiliz futbol kulüplerinin öncelikle kendi yetersiz yönetim yapılarını reorganize etmelerini, kötü durumda bulunan statların tamamının koltuklu olacak şekilde renove edilmesini, lig maçlarında bir norm haline gelen holiganizmin önlenmesi için kapsamlı mevzuat yenilenmesine gidilmesini, statlarda güvenlik normlarının yükseltilmesini yapıcı önerilerle ortaya koydu.
Taylor Raporundan Bazı Saptamalar ve Öneriler
İngiliz Futbol Federasyonu ( Football Association- FA), Taylor Raporu’nun özellikle güvenlikle ilgili yapılması gerekli değişiklikler kısmını, Kulüpler ise statların tamamının koltuklarla kaplanacak şekilde modernize edilmesi kısmını dikkate değer buldular ve buna göre harekete geçtiler. Bu değişiklikler kısa süre içinde hayata geçirildi. Eski statlar renove edildi, ayakta maç izlemek yasaklandı, statlarda güvenlik kameraları ilk kez uygulamaya alındı, statlar modern eğlence merkezleri haline getirildi ve tüm bunların sonucunda tekrar tribünler dolmaya başladı.
Premier Lig İle Seyirci Sayısı %80 Arttı
Geçen haftaki yazımızda da dile getirdiğimiz gibi yaklaşık 18.500 kişi ortalama seyirci sayısı hızla yukarıya çıkmaya başladı. 1992 yılına kadar geçen “Division 1” sürecinde İngiliz Futbol liginde seyirci ortalaması 1988’de 18.000, 1989’da 18.500, 1990’da 19.500, 1991’de 19.500 ve 1992’de 20.400 olarak gerçekleşirken, bu ortalama sayı 1998’de 24.800 kişiye, 1999’da 25.400 kişiye çıktı. Günümüzde Premeier Lig seyirci ortalaması ise 35.155 kişiye ulaştı. Yani, 1992 Premier Lig’in kuruluşundan bu yana geçen 19 yıllık süreçte ortalama seyirci sayısı yüzde seksen arttı. (Bkz. Stephen Dobson and John Goddard, The Economics of Football, Cambridge University Press, 2007, sh. 58-59)
Premier Lig İle Ortalama Maç Günü Geliri 11.2 Kat Arttı
Bu yeni yapılanmayla 1992’de bir taraftan “Division 1” yerini “Premier Lig’e” bırakırken, diğer taraftan statlar yüksek gelir grubunda yer alan taraftarı da tribünlere çekmeye başladı. Tüm bu değişiklikler yapılırken, diğer taraftan eski futbol yapılanması ve eski futbol ligi olan “Division 1” yerini alan Premier Lig İngiliz kulüplerine yeni gelirler yaratmalarının önünü açtı. Bu değişimle birlikte Premier Lig adeta para basmaya başladı.
Ortalama seyirci sayısındaki artışın sonucu statlardaki doluluk oranının yükselmesi, Premier Lig’in daha fazla izlenilmesine ve buna bağlı olarak yayın gelirleri’nin 11 Milyon Sterlin’den 1 Milyar 134 Milyon Sterlin’e ulaşmasına neden oldu.
Öncelikle ortalama seyirci sayındaki yüzde seksenlik artış maç günü gelirlerinde de önemli artışlara yol açtı. 1991’de 53.7 milyon Sterlin maç günü geliri elde eden “Division 1”, 1992’de Premier Lig’e dönüşerek bu gelirini 59.7 milyon Sterlin’e, 2000 Yılında 247 milyon Sterlin’e ve günümüzde de (2011’de) 665 Sterlin’e yükseltti. İngiliz futbol liginin geliri 1992-2011 arasında tam 113 kat artmış oldu. (bkz. A.g.e., sh. 77; Deloitte Annual Review of Football Finance 2010, sh. 13).
Naklen Yayın Gelir Dağıtım Kriterleri Değiştirildi Rekabet Arttı
Taylor raporu ile İngiliz futbolunda başlayan bu transformasyon sürecinde İngilizler öncelikle kaybolan izlenilirlik oranını tekrar artırmaya çalıştılar ve başarılı oldular. Bir yandan statlardaki olumlu değişiklikler ile konfor ve güvenliğin artması statların doluluk oranını artırırken, diğer taraftan ligde rekabetçi dengeyi de artırmaya yönelik kulüplere dağıtılan parasal ödül kriterleri değiştirilerek, 50:25:25 kuralı getirildi. Yani toplam hasılatın yüzde ellisi tüm kulüplere eşit dağıtılırken, kalan %25 kulüplerin televizyonlarda yayınlanan maç sayılarına göre ve kalan yüzde 25’te sportif performansa göre dağıtılmaya başlandı. (bkz. Simon Banks, Going Down Football in Crisis, Mainstream Publishing, Edinburgh2002, sh.53)
Nitekim ulusal rekabetin artması sonrası İngiliz Kulüplerinden Manchester United 1991’de, Arsenal 1994’te ve Chelsea 1998’te UEFA Kupa Galipleri Kupası’nı; 1991’de Liverpool UEFA Kupası’nı; Manchester United 1999 ve 2008’de, Liverpool da 2004 yılında Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazandılar.
İngilizler UEFA Sıralamasında Eski Yerlerine Ancak 4 Yılda Gelebildiler
İngiliz kulüplerinin 1985-86 yılından itibaren beş yıl süreyle Avrupa Kupalarından men edildikleri dönemde İngiltere 12.666 puanla dokuzuncu sırada bulunuyordu. (bkz. http://kassiesa.home.xs4all.nl/bert/uefa/data/method1/crank1987.html)
İngilizlerin cezaları bitip de, tekrar Avrupa kupalarına döndüklerinde 21. Sırada 12.500 puanları vardı ve Avrupa’ya döndükleri yıl sadece 3 kulüp gönderebilmekteydiler. 1991-92’de 6.750 puanla 13. Sıraya yükselerek, Avrupa’ya gönderecekleri kulüp sayısını dörde çıkarttılar. 1993/94 sezonunda ise 8500 puanla dokuzuncu sıraya yükseldiler. Bu sıralamada bu kadar yukarıya hızlı tırmanmalarının temelinde ise kulüplerin Avrupa kupalarına döndükten sonra ortaya koydukları yüksek sportif performansları yatıyor.

Bugün gelinen noktada Premier lig haftalık 130 farklı ülkede 470 milyon insan tarafından izlenen bir lig konumunda.
Kısacası, İngiliz holiganizminin sebep olduğu olaylar İngiliz futbolunun yönetsel, kurumsal, iktisadi, mali ve sportif anlamda yeniden yapılanmasına olanak sağladı. İngilizler eski yapıyı değiştirip yeni bir yapı inşa ettiler ve Premier Lig bugün Dünyanın bir numaralı ligi haline geldi.
Peki, biz ne yapmalıyız? Bu sezon sonrası kulüplerimizin Avrupa’dan men edilmeleri halinde uğrayabileceğimiz olası zarar ne olabilir? Bizi bu konuda ne tür sorunlar bekliyor? Tüm bu konuları da gelecek hafta sizlerle paylaşacağım.
Avrupa’ya Gidemezsek Ne Olur? (II)
Bu hafta yazdığımız son bölüm ile dizi yazımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz.
Geçen iki hafta içinde özellikle holiganizmin İngiliz futbolunu ve dolayısıyla
Avrupa futbolunu nasıl şekillendirdiğini somut örneklerle sizlerle paylaştım.
Aslında bugünkü endüstriyel ve modern futbolun gelişimini bir yerde holiganizme
borçluyuz. Holiganizm kendi tahripkar etkisiyle futbolun yeniden şekillenmesini
sağladı.
Bugünkü Futbolu Holiganizme Borçluyuz
Özellikle, önceki yazılarımızda da dile getirdiğimiz gibi, Ada futbolunda
meydana gelen şiddet olayları futbolun tarihsel gelişimine çok önemli katkılar
sağladı. Bu sayede futbolun, şiddet ve benzeri anti-futbol unsurlarından nasıl
korunacağına ilişkin yeni düzenlemeler ardı ardına gelirken, futbol daha
güvenlikli bir ortamda oynanmaya başlandı. Futbola olan ilginin paraya tahvil
edilebilmesi sürecinde oyunun saha içi ve saha dışı güvenliğinin sağlanması en
öncelikli amaçlardan birisiydi. Nitekim, tüm statlarda güvenlik en üst düzeye
çıkartıldı. Buna bağlı olarak artan maliyetleri karşılamaya yönelik, daha
paralı taraftarın statlara çekilmesi gerekiyordu ve öyle de oldu. Statlarda
konfor ve lüks seviyesi yükseltilerek, oyuna finansal katkı sağlayacak kitlenin
oyun alanına çekilmesi sağlandı.
Şiddet futbolu bu vesileyle farklı bir mecraya yönlendirirken, futbol aynı
zamanda digital yayın platformlarının da gelişmesiyle parasal bir sürece doğru
evrildi. Parasallaşma ve ticarileşme, futbolun endüstriyel bir karaktere
bürünmesine yol açtı ve Avrupa futbolu milyon Eurol’luk seviyelerden bugünkü
milyar Euro’luk düzeylere geldi.
İşte bu parasallaşma, doğal olarak futbolun paydaşları olan kulüplere çok büyük
servetler dağıtmaya başladı. Endüstriyelleşmeyle farklı bir boyuta geçen
futbol, sadece bir spor olmaktan çıkıp ‘show business’a, yani gösteri ve eğlence
endüstrisine dönüştü ve kendi pazarını yarattı. Futbol pazarının temel
dinamikleri kulüpler için çok büyük bir pastayı da beraberinde getirdi. Bu
bağlamda, UEFA tarafından düzenlenen Şampiyonlar Ligi 1992’den itibaren paydaşı
olan kulüplere büyük servetler dağıtmaya başladı. İşte bu ahval ve şerait
içinde bugün hiçbir profesyonel kulübün Avrupa’ya gitmeme ya da UEFA’nın
organizasyonlarına katılmama gibi bir lüksü bulunuyor.
Yukarıda dile getirilen temel analiz kapsamında kulüplerimizin Avrupa’ya gidememeleri
bu yazımızda somut olarak analiz edilmeye çalışılacaktır.
Avrupa’ya Gidememenin Futbolumuza Olası Etkileri
Avrupa’ya gidememenin Türk futboluna etkisi temel olarak iki noktada ortaya
çıkacaktır. Bunlardan ilki:
1.Mali ve İktisadi Etkisi
Türk futbolu çok ciddi bir iktisadi ve mali darboğaza girecektir. İktisadi ve
mali anlamda Avrupa futbolundan gerekli ve hak ettiği payı alamayan bir futbol
ekonomisinin sürdürülebilir bir büyümeyi yakalayamaması, zaten sağlıksız bir
mali yapı içinde olan kulüplerimizin iktisadi ve mali olarak daha kötü bir
pozisyona sürüklenmelerine yol açacak ve bu süreç sonunda futbolumuz rekabetçi
yapısını kaybedecektir. Bunun pratiğe yansıması ise, kulüplerimizin artan borç
yükü ve yetersiz gelirleri nedeniyle kapanmaları ya da devlet yardımına ihtiyaç
duyan bir futbol yapılanması olacaktır.
İktisadi ve Mali Fatura
Türk takımlarının Avrupa'ya 5 yıl gidememesi ekonomik kriz sürecini beraberinde
getirebilir...
UEFA Şampiyonlar Ligi Avrupa ve Dünya futbolunun göz bebeği. Böylesi bir
organizasyonda olmamak, daha baştan futbol vitrininden uzaklaşmak anlamına
geliyor. Vizyonda olmamak, parasal felaketi ve çöküşü de beraberinde getirir.
Çünkü, şampiyonlar Ligi bugün yıllık olarak yaklaşık 751 milyon Euro'yu bu
organizasyonda gruplara kalan 32 takıma dağıtıyor. Basit ortalama üzerinden
kulüp başına düşen ortalama gelir yaklaşık 23.4 Milyon Euro'ya ulaşıyor.
Şampiyonlar Ligi'ne katılım payı olarak 3,9 milyon Euro ödeyen UEFA, UEFA
Avrupa Ligi'ne katılımın bedeli olarak maç başına da 600 bin Euro olmak üzere
takım başına 3.3 Milyon Euro'yu kasasından çıkartıyor.
UEFA, Şampiyonlar Ligi'nde her galibiyete 800 bin Euro ödül veren UEFA, her
beraberliğe de 550 bin Euro ödüyor. Buna göre UEFA geçen sene sportif
performans olarak kulüplere 76,8 milyon Euro dağıtmış. Ayrıca kulüplerin havuz
gelirlerinden ülkelerin katılım paylarına göre dağıtılan tutar ise 2,2 Milyon
Euro'dan 25,8 milyon Euro'ya kadar değişiyor. Ki, bu şekilde geçen yıl havuzdan
yayın geliri olarak dağıtılan tutar 341.1 Milyon Euro civarında. UEFA Avrupa
Ligi'nde ise bu rakamlar biraz daha aşağı seviyede...gruptan çıkan takımlara
ekstra 3'er milyon Euro dağıtan UEFA, çeyrek finali geçenlere 3,3 milyon, Yarı
final oynayanlara 4,2 milyon Euro , şampiyona 9 Milyon Euro, finali kaybedene
ise 5,6 milyon Euro veriyor. Buna göre sadece Şampiyonlar Ligi’nde 32 takıma
dağıtılan tutar 754,1 milyon Euro düzeyinde...
2010-11 sezonunda ülkemizi gruplarda temsil eden Bursaspor'un kasasına bu
bağlamda giren para 20 milyon 48 bin Euro.
Gruplara kalan takımlar katılım bonusu olarak 640 bin Euro, maç başına bonus
360.000 Euro, galibiyete 120 bin Euro, beraberliğe ise 50 bin Euro veriyor.
Gruplardan çıkan 200.000 Euro, ilk 16'ya 300.000, çeyrek final 400.000, yarı
final 700.000 Euro verdi. Finali kazanan 3 milyon , kaybeden ise 2 milyon Euro
UEFA Avrupa Ligi'nde gruplara kalınması halinde medya payını da arttıran UEFA,
Avrupa Ligi'nde mücadele eden 56 kulübe bu şekilde geçen sezon toplam
150.360.000 Euro dağıttı.
2010-11 sezonunda Avrupa Ligi'nden Beşiktaş 8,4 milyon Euro kazandı.
Görüldüğü üzere sadece şampiyonlar Ligi ve Europa Lig'den 2010-11 sezonunda iki
kulübümüzün toplam kazancı yaklaşık 28,4 milyon Euro. Çok basit bir hesapla
Türk takımlarının sadece bu iki organizasyona dahil olamamalarından dolayı
yıllık kaybı minimum 28,4 milyon Euro civarında. Beş yıl sadece katılım ve
sportif performans olmayacağından kayıp 142 Milyon Euro'ya ulaşıyor.
Bunun yanı sıra, kulüplerin ekstra maç günü geliri olmayacağından buradan da
kaybedilecek tutar yıllık yaklaşık 6 takım için ortalama 750'şer bin TL'den
487.500 TL olmak üzere 10 maçta 4.9 milyon TL ve buradan da minimum 5 milyon TL
(yaklaşık 2 milyon Euro) yapar. 5 yıldan da buradan gelecek kayıp yaklaşık 10
milyon Euro'ya ulaşabilir.
Sadece kulüplerimizin yıllık maç günü kaybı en az 10 milyon Euro'ya ulaşır ki,
bu tutar'ın yüzde elli daha fazla olma ihtimalini de göz ardı etmeyelim.
Bu tutarı da eklediğimizde sportif performans + maç günü gelir kaybı 5 yılda
192 Milyon ile 220 milyon Euro arasında olabilecektir.
Reklam gelirleri...
UEFA tarafından verilecek olan tutarların yanı sıra, Avrupa'da mücadele edeceği
için kulüpler ile özel sponsorluk ya da reklam anlaşması yapan kurumlar da ‘5
yıl Avrupa'dan men' kararının ardından kulüplere olan para akışını da
durduracaktır. Futbolun sponsorluk ve reklam gelirleri konusunda ciddi bir
sekteye uğraması, muhtemel kulüplerin 5 yıl boyunca özel reklam anlaşmalardan
yoksun kalmasına sebep olacaktır. Bunun mali bedeli ise toplamda 50 milyon
Euro’ya kadar yükselebilecektir.
Sponsorluk gelirleri,
Avrupa'da mücadele edemeyecek kulüplerimizin sponsorluk desteği bulması da
zorlaşacaktır. Buradan da gelecek kayıp en az 30 milyon Euro civarında
olabilecektir.
Zarar 250 Milyon Euro’ya Kadar Çıkabilir!
Sonuçta, futbolun asıl gelirlerinin dışında başta turizm olmak üzere
uydu, tv, decoder, diğer elektronik ekipman vb. olmak üzere 25-30 Milyon Euro
civarında da diğer gelir kayıplarını da baz aldığımızda, bu tutar toplamda 250
Milyon Euro'ya kadar yükselebilecektir.
Toplam gelirlerimizin 525 milyon Euro civarında olduğunu dikkate aldığımızda,
Türk futbolu böylesi bir kararda toplam gelirlerinin %47’sini kaybetmiş
olacaktır. Kaldı ki, bunun etkisi sadece beş yıl ile sınırlı kalmayacaktır.
Gelecek 6-7 ve hatta 10. Yıla kadar bu zararı hesapladığımızda, bu tutar yüzde
elli daha katlanarak artabilecektir.
Türk futbol ekonomisinin giderek daralması, zararın daha fazla oluşmasına neden
olabilecektir.
Avrupa’ya gidemeyen Türk futbolunun izlenilirliği de düşecektir.
Bu ise naklen yayın gelirlerimizin azalmasına neden olacaktır. İzleyen
sayısının azalması, yayıncı kuruluşun yükümlülüklerini yerine getirmesini
zorlaştırabilecektir. Bu durum yayıncı kuruluşun ve kulüplerimizin önemli
finansal sıkıntılara girmesine yol açabilecektir. Yeterli abone ve izleyiciye
ulaşamayan yayıncı kuruluşun gelirlerindeki olası azalış, futbola aktarılacak
maddi fonların da azalması anlamına geliyor. Bugün naklen yayın gelirleri
endüstriyel futbolun temel yakıtını oluşturuyor. Bu yakıttan yoksun bir
ekonominin yol alması mümkün görünmüyor. Bu durum aynı zamanda çevresine de çok
önemli dışsal etki sağlayan futbol ekonomisini ve onun katma değer yaratan
paydaşları da ciddi etkileyecektir.

2.Sportif Etkisi
Kulüplerimizin Avrupa futbolunun organizasyonlarına katılamaması, süreç içinde
kulüplerimizin sportif rekabet gücünü olumsuz etkileyecektir. Avrupalı
kulüplerle mücadele edememek, kulüplerimizin rekabetçi dengelerini, dengesiz
rekabete dönüştürecektir. Tekrar rekabet gücünü kazanabilmek ise kulüplerimizin
en az on yıl boyunca üstün performans sağlamalarına bağlı olacaktır.
Kulüplerimizin beş yıllık süre içinde oyun dışında kalmaları, ülke katsayımızın
düşmesine yol açacaktır. Takımlarımızın maç yapamıyor olmaları, takım katsayılarının
beş yıl içinde sıfırlanması anlamına geliyor. Bu ise Avrupa’ya daha az kulüp
göndermek ve Şampiyonumuzun ve kulüplerimizin daha fazla ön eleme oynaması ve
çok güçlü rakiplerle eşleşmesi anlamına geliyor.
Uğur Meleke'nin Milliyet Gazetesi'nde derlediği ve dile getirdi UEFA ülke
katsayılarımızın bugünkü durumu ve olası inebileceğimiz sıra aşağıda sizlerle
paylaşılıyor.
Avrupa kupaları sıralamasında şu anda 11. olan Türk futbolu, 5 yıl mücadelenin
dışında kalırsa 53.’lüğe (yani San Marino düzeyine) gerileyecek.
UEFA Ülke Katsayısı'nda 30.Sıraya kadar Düşeriz!
"3 yıl Avrupa kupalarının dışında kalmamız halinde, 11,225 puanla
muhtemel derecemiz 30’unculuk olarak gerçekleşiyor. Bu da lig şampiyonumuzun 3
ön eleme oynaması anlamına geliyor. Avrupa Ligi’ne yine 3 takım
gönderebiliyoruz, ama onların da ikisi dört, biri 3 ön eleme turu oynamak
zorunda kalıyor.
3 yıl Avrupa kupalarının dışında kalmamız halinde tekrar bugünkü derecemize
(yani Avrupa 11.’liğine) dönüş de belki 10 senemizi alacak. Çünkü daha fazla ön
eleme oynayıp, daha az takımla gruplara girmemiz, daha az puan toplamamız ve
daha yavaş yükselmemiz anlamına gelecek." (Uğur Meleke, Milliyet,
30 Nisan 2012)
Türkiye Futbol Federasyonu’nun 2010 yılında düzenlediği ve Türk futbolunun
gelecek 10 yıllık stratejisini oluşturan “Futbolla Türkiye’yi İleriye Taşıma”
temel anlayışından da vazgeçmek anlamına geliyor. Bu ise, Türk Futbolun temel
çelişkilerinden birisini oluşturuyor.
3. Altyapıya Etkisi
Futbola yeterli fon transfer edemeyen ve gelir elde edemeyen bir ekonomi doğal
olarak, futbolun alt yapısına da yatırım yapamayacaktır. Alt yapısı gelişmeyen
ya da ihmal edilen bir futbol liginin ayakta kalması ve rakipleriyle mücadele
edebilmesi mümkün değildir. Bu durum orta ve uzun vadede futbolumuzun rekabetçi
dengesini sportif anlamda olumsuz etkileyecektir.
Sonuç
Yukarıda yaptığımız analiz ve bu analizden çıkarmaya çalıştığımız olası
sonuçlar, Türk futbolunun Avrupa’ya gitmeme gibi bir lüksünün olmadığını bize
gösteriyor.
UEFA’ya karşı bir duruş sergileyebilmenin yolu iktisadi, mali ve sportif
anlamda güçlü olmaktan geçiyor. Bu güç dengesi ve merkezinde yer almayan bir
futbol yapısının ayakta kalması, böylesi bir karar durumunda ancak devletin
açık desteği ve bu alana aktaracağı parasal fonlara bağlı olacaktır. Bu ise,
siyasetin futbol üzerindeki vesayetini daha da artırması anlamına gelir. Oysa,
biz bu vesayeti ortadan kaldırmanın yolunu aramalıyız.
Tuğrul AKŞAR